Başarılı Satıcıların 7 Özelliği

Başarılı Satıcı

Harvard Business Review yazarı ve University of Southern California, Marshall Business School profesörlerinden Steve Martin tarafından gerçekleştirilen ve 1000 satıcının katıldığı araştırma sonucunda yıldız satıcıların diğer satıcılara göre fark yaratan 7 kişilik özelliği ortaya kondu.Araştırmanın ilgi çeken yönü, soruların katılımcıların yaptıkları iş veya yürüttükleri satış süreçlerine yönelik -yapay- sorulardan değil, doğal kişisel özelliklerine yönelik olması.Bunun temel nedeni, başarılı satıcıların “neyi daha farklı ve daha iyi yaptığı” ile ilgili sorulara dayalı anket ve araştırmalarda genellikle verilen yanıtlar ile satış performansı arasında tutarlı ve güçlü bir bağ (korelasyon) elde edilememesi. Yani -ironik olarak- başarılı satıcılar, neyi farklı yaptıklarının çok da farkında değiller.Bu da gösteriyor ki, yıldız satıcıların içten gelen bazı kişisel özellikleri bu farkı yaratmalarını sağlıyor. Araştırma sonuçlarını -katı bir yönerge değil de- gelişim süreçlerinde dikkate alabileceğimiz faydalı bir içgörü olarak okumak daha eğlenceli olacaktır.1. Alçakgönüllülük
Araştırma sonucunda, yıldız satıcıların %91’inin “alçakgönüllülük” özelliğinde yüksek puan aldıkları ortaya konmuştur. Satış Performansına Etkisi: Takım oyununa yönelimli olmak.Başarılı satıcılar, satış sürecinin merkezine kendilerini koymak yerine, müşteriyi merkeze alırlar ve şirket içi kaynakları (danışmanlık, pazarlama, proje yönetimi, satış danışmanlığı, teknik danışmanlar) bir takım oyunu içinde konumlandırırlar.2. Cesaretini ve Hevesini Kaybetmeme
Araştırma sonucunda yıldız satıcıların yalnızca %10’unun olumsuz gelişmeler karşısında cesaretini ve hevesini kaybettiği, %90’ının bundan etkilenmediği ortaya konmuştur.Satış Performansına Etkisi: Rekabetçilik.
En başarılı satıcıların olumsuz gelişmeler karşısında demoralize olmadıkları veya yaşadıkları hayal kırıklıklarını kısa süre içinde yendikleri ve kendilerini mental olarak bir sonraki fırsata hazırlayabildikleri görülmüştür. Bu da, satıcıların rekabet karşısında her zaman yüksek moral ile hareket etmelerini sağlamaktadır.3. Merak
Merak, bilgiye açlık olarak tanımlanabilir. Araştırmada yıldız satıcıların %84’ünün “merak” konusunda çok yüksek puan aldıkları ortaya konmuştur.Satış Performansına Etkisi: Soru Sorma.
Meraklı olma özelliği ile müşteri satış görüşmelerine aktif olarak katılım konusunda bir korelasyon vardır. Meraklı satıcılar, müşteriye sürekli olarak zor ve yaşadıkları sorunlarla ilgili tedirgin edici sorular sorarlar. Yıldız satıcılar, üzerinde çalıştıkları işi kazanıp kazanamayacaklarını bir an önce öğrenmek isterler.4. Duygularının Etkisinde Olmamak
Duygularının (öz bilincinin) farkında veya etkisinde olmak, utangaçlık seviyesi olarak da düşünülebilir. Bu duygunun devamı, sıkılganlık veya baskılama olarak da ortaya çıkmaktadır. Başlangıçta, duygularının farkında olmanın çok olumlu bir kişilik özelliği olduğu düşünülebilir ancak bu özellik müşteri görüşmelerinde satıcı açısından olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. (utanma, çabuk sinirlenme, hızlı tepki verme, öfkeyi kontrol edememe)Satış Performansına Etkisi: Girişkenlik ve Savaşçılık
Başarılı satıcılar, hedeflerine ulaşmak için savaşırlar ve müşteri tarafındaki irite edici, sinir bozucu durumlardan korkmazlar. Sonuç odaklı davranırlar ve hedeflerine ulaşmak için müşteri tarafındaki herkesi rahatlıkla arayabilirler.5. Ölçülü Samimiyet
Araştırmada en çok sürpriz yaratan sonuçlardan birisi de, katılımcılar arasındaki en başarısız %30’luk bir grubun yüksek samimiyet ve dost canlısı olma özelliklerine sahip olmasıydı. Yıldız satıcılarda “ölçülü samimiyet” özelliğinin daha fazla olduğu ve başarısız satıcılara göre “dost canlısı” olma özelliklerinin belirgin olarak düşük olduğu ölçümlenmiştir.Satış Performansına Etkisi: Hakimiyeti Koruma
Satıcının satış sürecinde hakimiyeti ve söylemlerinin kabul görmesi, satış performansı açısından çok kritiktir. Araştırma sonucu, müşterileri ile fazla samimi ve arkadaşça ilişki yürüten satıcıların, müşteriye hakimiyet konusunda daha fazla sıkıntı yaşadıklarını göstermektedir.6. Başarı Odaklılık
Araştırma sonucunda yıldız satıcıların %84’ünün “başarı odaklılık” özelliğinde en yüksek puanları aldığı ortaya çıkmıştır. Bu özelliğe sahip kişilerin, her zaman hedeflerine kitlendikleri ve hedeflerine giden yolda sürekli olarak performanslarını ölçümledikleri görülmektedir.Satış Performansına Etkisi: Politik Esneklik.
Satış sürecinde, yıldız satıcılar müşterinin karar verme sürecini ve politiklarını anlamaya çalışırlar. Başarı odaklılık dürtüsü onları sürekli olarak müşteri tarafındaki kilit karar vericilere ulaşmaya iter. Bu nedenle, sattıkları ürün veya hizmetin temel özelliklerinden çok, sağlayacakları çözümü kimin kullanacağına ve müşteriye faydasına göre strateji oluştururlar.7. Görev ve Sorumluluk Bilinci
Araştırma sonucunda yıldız satıcıların %85’den yüksek bir oranda “görev ve sorumluluk bilinci” özelliğine sahip oldukları belirlenmiş. Temel olarak bu özellik, verilen iş veya hedef ile ilgili kişinin çok yüksek bir sorumluluk bilinci, sahiplenme ile hareket etmesi bu görevi yerine getireceği ile ilgili olarak güven uyandırması (hem müşteride hem kendi takımında) olarak tanımlanmıştır.Satış Performansına Etkisi: Müşteri Kontrolü
Satıcılar için en istenmeyen durumlardan birisi, kontrolün tamamen müşteriye veya (daha da kötüsü) rakibe geçmesidir. Yıldız satıcılar ise yüksek sorumluluk bilinci ile satış sürecinde kontrolü ellerinde tutarlar veya bunun için yüksek çaba gösterirler.Son Söz
Tüm satıcıların başarılı olmadığı bir gerçek. Aynı satış araçları, aynı eğitim düzeyi ve aynı gelişim programları, aynı iş motivasyonuna karşın neden bazıları başarılı, bazıları başarısız? Bunu sadece şans ile açıklamak çok doğru olmayacaktır. Araştırma sonuçları, kişilik özelliklerinin satış başarısında kritik bir role sahip olduğunu gösteriyor. İşe alım ve yetkinlik gelişim süreçlerinde bu iç görüleri ve araştırma sonuçlarını dikkate almak, satış performansı konusunda şirketinizin önemli bir gelişim göstermesine yardımcı olabilir.

Tavsiye Pazarlaması Nedir? Avantajları Nelerdir?

Hepimiz sürekli olarak memnun kaldığımız şeyleri tavsiye ederiz ve bu tavsiyelerimiz başkalarının karar vermesinde etkili olur.Bize hiç bir faydası olmasa dahi kullandığımız ve faydasını gördüğümüz bir şeyi zaten tavsiye ediyoruz. Peki tavsiyelerimiz ile gerçekleşen ticaretten bize reklam payı ödense nasıl olur?Bugün online ve offline firmalar tavsiyenin gücünü yeniden keşfetti ve tüketicilere tavsiyeleri karşılığında hediyeler ve hatta kazançlar sunmaya başladı. Klasik reklam ve dağıtım kanalları yerine tavsiye pazarlamasını kullanan firmalar 2012’de 170 milyar dolar ciroya ulaşmış ve bunun 65 milyar dolarını ürünlerini tavsiye eden 90 milyon iş ortağına dağıtmıştır.Tavsiye pazarlamasında bir iş ortağının kazancı tamamen kendi emek ve başarısına bağlı olarak çok büyük rakamlara ulaşabilmektedir. Bu modelde bir üst ast hiyerarşisi olmadığı gibi mesai ve emek konusunda da herkes özgürdür. Kazancı belirleme konusunda eğitim, kariyer, cinsiyet, tecrübe gibi hiç bir ön şart yoktur.Kaldıraç Etkisi, Sponsorluk ve Katlama

‘’Bana yeterince uzun bir kaldıraç ve uygun bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım’’ diyor Archimedes.Kendisinin sadece 24 saat varken 100 kişinin 8’er saatini bir sistem ile bir araya getiren bir iş adamı 800 saatlik bu mesaiden kazanç elde ederken zaman kaldıracı kullanmaktadır. Pasif gelir kaynağı olan kaldıraç etkisi tavsiye pazarlamasında da aynı şekilde çalışmaktadır.Finansal özgürlüğe giden pasif gelir kendi mesai ve emeğinizden bağımsız olarak kurduğunuz organizasyonun ürettiği hacimden gelir. Organizasyon ve hacim büyüdükçe artarak devam eder.Tavsiye Pazarlamasında kaldıraç etkisine sahip bir organizasyon kurmak için önce balık tutmayı öğrenmek sonra bunu öğretmek sonra da öğretmeyi öğretmek gerekir. Sponsorluk diye adlandırılan bu sistem ile bilgi ve tecrübe kopyalanır ve birlikte kazanç elde edilen bir organizasyon oluşur.Bu kopyalama sonucu katlanarak artan bir hacim ve sıradan insanlara sıra dışı gelirler kazandıran bir pasif gelir ortaya çıkar. İnsan zihninin algılamakta zorlandığı katlama etkisine dair bir hikaye anlatılır.

Bugün satranç diye bildiğimiz oyunu kurgulayan bilgine, oyundan çok memnun kalan Pers Kralı“Dile benden, ne dilersen” demiş. Bilgin kendisine uzatılan hazine dairesinin anahtarını elinin tersiyle itip, kraldan satranç tahtasının köşesindeki kareye bir buğday tanesi koymasını ve sonraki her kareye bir önceki karenin iki katı buğday tanesi koymasını istemiş.Zenginliğinden gurur duyan kral bilgenin saflığına(!) tebessüm etmiş ve vezirine “Dileğini, yerine getirin” diye emir vermiş. Katlana katlana giden buğday tanelerinin, satranç tahtasının son karesinde tam 2‘e ulaştığını görürüz. Tarım uzmanları 1.000 buğday tanesinin yaklaşık 31g geldiğini söylüyor.Sonuç şaşırtıcı tahtaya konulması gereken buğday miktarı tam 570 milyar tona karşılık geliyor. Dünyanın 2008 yılı buğday üretiminin 645 milyon ton olduğunu düşünürsek, tam 885 yıl boyunca dünyanın bütün buğdayının bilgine verilmesi lazım. Ne dersiniz, kralın sezgisi başına büyük dert açmış değil mi?Hikayede olduğu gibi aritmetik düşünmeye programlanmış insan beyni, geometrik artışı yani katlamalı büyümeyi algılama konusunda sınıfta kalıyor!

Dipnot: Tavsiye pazarlaması adına çalıştığım şirketimi incelemek adına buraya tıklayınız

Tavsiye et…

Başkaları Ne Der Diye Düşünerek Yaşamak

Bu yazımı okuyun ve hayatınızı gözden geçirin. Yaşarken ve hayatımızla ilgili kararları alırken ilk düşüncemiz ne oluyor? Hareketlerimizi kime ve neye göre biçimlendiriyoruz? -Hayatını istediğin gibi yaşamana engel olan eylem!Hayatımız ile aldığımız kararları başkaları ne der düşüncesiyle biçimlendirirken, Onlar eğer bize “Bu yapılan hareket delice…” derse hareketimizi durduruz ve onlar eğer “Bu yaptığın harika bir şey…” derse de o harekete devam ederiz. Mesela karşımıza bir iş çıktığında BAŞKALARI’ nın bakış açılarından o kadar çok korkarız ki onların tepkilerinden çekindiğimiz için adım atmaktan çekiniriz. Birisi ile aşk yaşıyorsanız da durum böyledir. O kişinin gönlünüzde yaşattıklarına değil de BAŞKALARI’ nın dedikleri ile hayatımıza yön veririz. Açıkçası hayatımızla ilgili bütün kararlarda iç sesimizi değil de BAŞKALARI’ nın ne dediklerini umursarız.Devamı… Benim bu hayattan anladığım hayatımızın tamamını BAŞKALARI’ na göre yaşadığımızdır. Pekala BAŞKALARI’ nın bizim için değeri olduğu ölçüde yine biz BAŞKALARI’ nın gözünde değerli miyiz? Allah size uzun ömür versin cenazenizin olduğunu göz önüne getirmenizi istiyorum. Araştırmalara göre cenazelerde o kişi için göz yaşı dökenlerin sayısı bir elin 10 parmağını geçmeyecek kadar azdır. Cenaze namazından sonra ise kabre gelenlerin sayısı yadsınamayacak kadar azdır.  Cenazeden sonra herkes kendi işine gücüne devam eder. BAŞKALARI ne der düşüncesine sahip olmayan, doğru bildiği yoldan vazgeçmeyen ve binlerce, milyonlarca insanı etkilemiş kişiler ise tam tersi öldükten sonra bile hep akıllarda kalırlar. BAŞKALARI ne der diye düşünmeyen insanların ardından BAŞKALARI büyük göz yaşları dökerler.Peki siz, BAŞKALARI için mi yaşamayı yoksa BAŞKALARI’ na göre mi yaşamayı seçeceksiniz? İnşallah bu yazımdan sonra BAŞKALARI ne der düşüncenizden vazgeçer ve kendi hayatınızı yaşamayı seçersiniz. Hayata her zaman pozitif pencereden bakmanız dileğiyle…Keskin Kenar kitabının yazarı Jeff Olson’dan alıntıdır.Dip Not: Alıntı makalemizi beğendiyseniz Sosyal Medyada paylaşın!Son Not:  İnternetten kendi işinizi kurmak için “İŞİMİ KURUYORUM” linkine tıklayınız!  Ayrıca ÜCRETSİZ E-Kitabımı indirmek için buraya tıklayınız ve abone formunu doldurun!

Alice Harikalar Diyarında’ dan 13 Felsefi Öğe

Kuantum fiziği, uzay-zaman teorisi, paralel evrenler, mükemmel tasarım, tanrı parçacığı ve evrendeki kara delikleri konuştuğumuz bir dünyada Alice’in tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na düşmesine kim masal diyebilir ki! Kara delik, solucan deliği veya tavşan deliği; derine, daha derine inmeye ne dersiniz?Alice, Harikalar Diyarı’na inerek aklın, mantığın, matematiğin ve felsefenin derinliklerinde dolaştı. Lewis Carroll mahlaslı Oxfordlu matematikçi, papaz ve fotoğrafçı Charles Lutwidge Dodgson da çalıştığı okulun dekanının küçük kızı Alice Liddell için yazdığı “Alice Harikalar Diyarında” kitabıyla tam da bunu amaçlamıştı; okuyanların tavşan deliğinden düşüp gerçeğin sınırlarından çıkarak olasılığa, “saçma”ya -kitap dünya literatüründe tür bakımından “çocuk kitabı”nın yanı sıra “edebi saçma (literary nonsense)” olarak da nitelendiriliyor-, “hayale” düşmesini…Bir çocuk kitabı olmaktan çok öte, felsefi bir metin diyebileceğimiz ve dünyada, üniversitelerin özellikle matematik ve felsefe bölümlerinde okutulan bu “ufacık tefecik içi dolu turşucuk” masaldaki felsefik öğeleri sizler için özetledik. Tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na geçmeye hazır mısınız?

1. HER ŞEY MERAKLA BAŞLADI

Dünyanın aklı en duru, en önyargısız, en meraklı filozofları; bitmez tükenmez soruları, kural/kalıplarla sakatlanmamış hayal güçleri ve meraklı bakışlarıyla çocuklardır desek çok da haksız sayılmayız değil mi? Filozof olmak için gerekli olan her şey, küçük bir çocukta var. Oxford’lu matematikçi ve mantıkçı Dodgson da bunu keşfetmiş olacak ki eserine kahraman olarak küçük bir çocuğu seçmişti.Harikalar Diyarı’ndaki bu sürreal yolculuk için kim, canı sıkılmış 11 yaşındaki bir kız çocuğundan daha uygun olabilirdi ki? Bilim adamlarına deney, kâşiflere keşif, mucitlere buluş ve filozoflara felsefe yaptıran merak; Alice’in de tavşan ya da daha güncel bir tabirle “solucan deliği”nden başka bir dünyaya/evrene geçmesini sağlamıştı. Alice, “bilgelik yolu”ndaki “insan”dı…

2. “DOWN THE RABBİT HOLE”

Alice’in merakla tavşan deliğinden bakması ve ardından hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o düşüş, insanın kendini birdenbire soruların, sorgulamaların, paradoksun ve kavramların “çöküş”ünün ortasında bulması; bir anda zırhsız ve zeminsiz, çırılçıplak kalıvermesiydi aslında.Bunun tedirginliğiyle aydınlanmanın baş döndürücülüğünü aynı anda yaşaması ve kendini bambaşka bir dünyada, kilitlerin-şifrelerin çözüldüğü Matrix’te (Latincede “rahim” demektir, yani “yeniden doğuş”) buluvermesiydi.Ne diyordu Morpheus, Neo’ya: “Bu senin son şansın. Artık geri dönüş yok. Mavi hapı alırsan hikâye sona erer. Yatağında uyanırsın ve inanmak istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan ‘harikalar diyarı’nda kalırsın. Ben de ‘tavşan deliği’nin gittiği yerleri gösteririm… Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçek, daha fazlası değil…”

3. “HAYAT” DENİLEN BALONDA, SONSUZLUĞA AÇILAN BİR DELİK

Carroll’un bir amacı vardı; kalıplar ve kurallarla çevrili insanı, dünyanın dışına çıkarıp özgürleştirmek. İnsanlarda merak uyandırıp akla gelebilecek her şeyle ilgili soru sormalarını ve çok iyi bildiklerini sandıkları kavramları (iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, hızlı-yavaş vb.) sorgulamalarını sağlamak. Carroll’un, “hayat” dediğimiz balonda, sonsuzluğa açtığı bir delikti “Alice Harikalar Diyarında”.Meraklı Alice o deliğe düşmüş ve dünyanın referans olamayacağı kadar farklı ve her an her şeyin, paradigmanın dışına çıkıp saçmalama özgürlüğüne sahip olduğu bir diyara varmıştı. Bu düşüş sırasında dünyaya ait binlerce, milyonlarca kitabın, bilginin, tecrübenin içinden geçmiş; dibe çakılmakla sınanmış ama korkmamıştı. Bu cesareti onu, dünyayı sorgularken her şeyiyle kendini de sorgulayacağı bir yolculuğa çıkaracaktı.

4. SORMAK YA DA SORMAMAK; İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

Felsefe tam da buydu zaten; varlığı ve varoluşu, bilgiyi, gerçeği, iyiliği, güzelliği sorgulamak. Sürekli sorgulamak ve aslında cevap bulmak için değil, yeni sorular üretmek için sormak. Sormayı ve sorgulamayı sevmek.Alice de tam olarak böyle yapıyordu. Sokratesçi bir felsefe izliyor; gördüğü, hissettiği, karşılaştığı her şeyi sorguluyor; onlara dair kâh kendine kâh başkalarına sorular soruyor; bir “son”a, “nihayet”e ulaşmayı dert etmiyordu. Sorgulamaya ise dünyanın merkezinden başlamıştı; kendinden…

5. SAÇMALAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Zaman geçiyor, geçtikçe her şey değişiyor, farklılaşıyordu. Alice, kendi harikalar diyarında yeni yeni varlıklar, objeler, kavramlarla tanışıyor; bakıyor, dokunuyor, kokluyor, tadıyor yani tecrübe ediyor ve üzerine düşünüyordu. “Tecrübe etmek” ne güzeldi. Öyle ki, gerçek hayatta çok tuhaf ve saçma bulacağı şeylerle karşılaşmak Alice için işten bile değildi artık.Bunu, kendi gözyaşlarından oluşan havuzun içinde yüzerken söylediği şu sözlerden anlıyordunuz: “Keşke o kadar ağlamasaydım. Sanırım kendi gözyaşlarımın içinde boğularak bunun cezasını çekeceğim. Bu kesinlikle çok tuhaf olurdu. Ama bugün her şey tuhaf zaten.” Döktüğü gözyaşlarında yüzen Alice, “saçmalığın daniskası” içinde “saçmalamanın dayanılmaz hafifliği”ni yaşıyordu.

6. DEĞİŞİYORUM, ÖYLEYSE VARIM!

Paradigmanın dışında olmak böyle bir şeydi işte. Sürekli değişiyor, yeni şeyler öğreniyor, öğrendikçe farklılaştığını hissediyordu. Bu noktada, mantıktan değil varoluştan söz edilebilirdi ancak.Ve Alice, Harikalar Diyarı’nın uçsuz bucaksız yemyeşil ormanlarında kaybolmuşken rastladığı, bilgeliği temsil eden Absolem adındaki yaşlı tırtılın “Sen de kimsin?” sorusuna tam da buna uygun bir yanıt verdi: “Ben de pek bilmiyorum efendim. En azından şu an için pek emin değilim. Aslında bu sabah uyandığımda kim olduğumu biliyordum ama o zamandan bu yana birkaç kez değiştim sanırım.”An be an her şey değişiyordu, bu nedenle “şey”leri tanımlamak zordu. Hele ki kendini… Fonda ise Heraklitos “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız” diyor, bu özlü söz, “Aynı nehirde bir kere bile yıkanamazsın” diyen Kratylos’ta yankısını buluyordu.

7. KİMSİN SEN?

Bilge Absolem kelebek olamamış, huysuz, yaşlı bir tırtıldı. Ve Alice’in verdiği cevaplar onu epey kızdırmıştı. Konuşma Sokratik bir diyalog şeklinde sürüyordu. “Korkarım bu durumu daha fazla açıklayamayacağım. Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. Bir gün içinde bir küçülüp bir büyümek zaten yeterince kafa karıştırıcı. Bir gün kozaya girip kelebeğe dönüştüğünüzde siz de kendinizi farklı hissetmeyecek misiniz?” diye sordu Alice.Absolem iyiden iyiye sinirlendi: “Hiç de bile.” “Demek ki benden farklı düşünüyorsunuz. Tek bildiğim bu durumun bana tuhaf geldiği” dedi Alice. Bilge Absolem’in küçümseyici bir ifadeyle, “Sana mı, sen de kimsin?” sorusu, diyaloğu başa döndürmüş, bir fasit dairenin (kısırdöngü) içine sokmuştu. Alice cevap veremedi. Sahi kimdi? Kendini nasıl, ne olarak tanımlıyordu? Bu, bilgeliğin ikinci adımıydı: “Kimsin sen?”

8. GÖRELİ AMA KİME GÖRE?

Alice’i şaşkına çeviren dönüşümler, Absolem’i hiç şaşırtmamıştı. Dönüşmek, değişmek ve yeniden doğmak tırtılın doğasında vardı; bu durum ona hiç de karmaşık gelmiyordu. Evrende var olan ve insana çok tuhaf gelen şeyler, başka bir varlığın doğasının bir parçasıydı. Her şey, “fil”in neresinden baktığınıza bağlıydı; göreliydi, aynı Einstein’ın “İzafiyet Teorisi”ndeki gibi…Büyük-küçük, doğru-yanlış, uzun-kısa, güzel-çirkin, eski-yeni, hızlı-yavaş ama neye ve kime göre? İşte kocaman bir soru daha! Elbette herkes kendi kadar görüyor, gördüğü kadar anlıyor ve anladığı kadar yaşıyordu. Ortada bir elma vardı. Bu elma Alice için yalnızca iki ısırıklık sulu bir meyve, tırtıl içinse aylarını geçireceği bir sığınaktı. Ve bu kadar farklılığın olduğu bir yerde şaşılacak asıl şey, bu duruma şaşırmaktı.

9. PARADİGMAYI KIRAN PARADİGMA

Her şey bulunduğumuz yere göre değişiyorsa ve anladığımız kadarsa “gerçek” diye bir şey yoktu. Dünya “anladığımız kadar”lardan oluşuyordu ve belki de biz birçok şeyi -belki de her şeyi- yanlış anlıyor ve aktarıyorduk. Her şeyi “usa vuruyor”, sınırsız varoluşu sınırlı bir akılla anlamaya çalışıyorduk.Gerçek neydi veya daha da önemlisi var mıydı? Tecrübe, bilgi ve akıl, bu sorulara neden cevap veremiyordu? Hepsi bir yanılsama mıydı? Mantığın o milyon yıllık paradigması burada hiçbir işe yaramıyordu. Paradigmanın kuvvetli dayanağı işte tam bu noktada kırılıyor, akıl çırılçıplak kalıyor; paradigmanın kırılması da paradigmalaşıyordu.

10. TÜM YOLLAR “HAKİKAT”E ÇIKA

Mantık artık işlemiyordu; hele ki Harikalar Diyarı’nda. Dizgelerle düşünmeye, tasnif etmeye alışmıştık ve bunların dışında kalan bir şey, kötü bir kaleci misali bizi ters köşeye yatırıyordu. İşin içine mantık girer de, zekice bakışlarının altından alaycı alaycı sırıtan Cheshire Kedisi olmadan olur muydu hiç?Harikalar Diyarı’nda yolunu kaybetmiş olan Alice, Cheshire Kedisi’ne sordu: “Hangi yöne gitmem gerekiyor?” “Sorunun cevabı nereye gitmek istediğine göre değişir.” Alice: “Nereye gittiğim çok da umurumda değil. Bir yere varayım yeter ki.” Cheshire Kedisi: “O zaman ne yöne gittiğin fark etmez. Yeteri kadar yürürsen emin ol bir yere varırsın.”Bilgeliğin yolu hakikate varmaktan, onu idrak etmekten geçiyordu. Ve hakikate varmak için seçtiğin yol önemli değildi. İster Budist, ister ateist, ister Hıristiyan, ister Müslüman, ister Şaman ol; yeterince yürüyüp içsel yolculuğunu hakkıyla tamamlarsan hakikate varırdın.

11. SIRITMASIZ KEDİ, KEDİSİZ SIRITMA

Aslında Cheshire Kedisi haklıydı. Yeterince yol alırsa bir yere varabilirdi. Bu sırada kedi, tıpkı yok olan bir düşünce, unutulmaya yüz tutmuş bir anı gibi, kuyruğunun ucundan başlayarak yavaşça silinmeye başladı; ta ki yalnızca sırıtan ağzı kalana kadar. Alice daha önce pek çok defa “sırıtmasız kedi” görmüştü. Ama “kedisiz bir sırıtma”yı ilk defa görüyordu.Bu, Harikalar Diyarı’nda şimdiye kadar gördüğü en tuhaf şeydi. Nasıl olurdu? Bir nesnenin veya “şey”in kendisi olmadan ilineği, yani niteliği olabilir miydi? Alice bugüne kadar ilinekleri hep tözlerle birlikte algılamış ve düşünmüştü. Aklın, algının kapılarını, sınırlarını yok etmenin tam zamanıydı. Belki de Alice’in karşılaştığı kedi Cheshire değil kuantumun simgesi, Schrödinger’in kedisi‘ydi.

12. SAATLERİ AYARLAMA SAATİ

Aceleci Beyaz Tavşan yani merak, Alice’i Mart Tavşanı’nın evindeki Çılgın Şapkacı ve Fındık Faresi’nin katıldığı beş çayına götürmüştü. Çılgın Şapkacı’nın saati takıldı gözüne. Saati değil de ayın kaçı olduğunu gösteriyordu.“Ne garip bir saat! Saati değil de ayın kaçı olduğunu gösteriyor sadece” dedi Alice. Çılgın Şapkacı, “Saati niye göstersin ki!” diye mırıldandı, “Senin saatin hangi yılda olduğumuzu gösteriyor mu?” “Tabii ki hayır” dedi Alice hazırcevaplılıkla: “Ama zaten uzunca bir süre aynı yılda olmayacak mıyız?” “Benim saatim de bu nedenle saati göstermiyor işte” dedi Çılgın Şapkacı.Evet bu izafi bir durumdu. Harikalar Diyarı’nda zaman çok yavaş akıyordu; saatler, günler kadar uzundu. Peki 24 saat; 150 yıl yaşayan bir fille, ömrü yalnızca o kadar olan bir kelebek için aynı mıydı? Veya uzayda geçen 1 saatle dünyadaki 1 saat aynı uzunlukta mıydı?

13. “BİLME”NİN DÜZ OVASINDA…

Zaman, uzam ve hareket bağımsız şeyler değillerdi. Birbirlerini bütünlüyor ve etkiliyorlardı. Alice bunları düşünürken bir yandan da “Hayatımda hiç bu kadar saçma bir çay partisi görmemiştim” diye geçirdi içinden. Ama söylenen şeyler üzerine düşününce; Bilge Absolem’e de, Cheshire Kedisi’ne de, Çılgın Şapkacı’ya da hak verdi.O kadar ki, kendisinin bunları daha önce nasıl olup da düşünemediğine şaştı. Her şey berraklaşıyor, netleşiyordu. Tıpkı ayaklarının altındaki toprak, gökyüzündeki güneş gibi. Bilmenin, anlamanın ve içselleştirmenin düz ovasındaydı şimdi. Kendine her an biraz daha yaklaştığını duyumsamanın coşkusuyla bir adım daha attı…

ÇÖZÜM YOLU ÖZEL KURSLAR!

özel kurs

6 Aralık 2016′ da açıklanan PISA sınav sonuçlarına göre BBC ve Al Jazeree’ de çıkan haberi birebir aktarıyorum.
BBC demiş ki “PISA 2015 Sınav Raporu yayınlandı. birinci Singapur oldu… Türkiye ortalaması 493 olan bilim sıralamasında 425 puanla, ortalaması 493 olan Dil ve Yazı sıralamasında 405 puanla, ortalaması 490 puan olan matematik sıralamasında 413 puanla tüm alanlarda ortalamanın çok gerisinde kaldı. Türkiye eğitim haritasında Güney Amerika, bazı Afrika ülkeleri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle birlikte, en düşük seviye olan kırmızı renkli ülkeler arasındadır.” Haber şöyle devam ediyor. “Türkiye^ nin bilim ve matematik ortalamasında OECD ülke ortalamasının çok gerisinde olduğu tespit edildi.”
Al Jazera muhabiri bakın ne yazmış: “6 Aralık 2016′ da Türkiye’ nin PISA Sınavları’ ndaki başarısızlığının en ilginç 2 tane noktası var. PISA Sınavları 3 ayrı alanda ileri düzey, orta düzey ve düşük düzey olarak performansları yorumluyor, İleri düzey, soruları çözüp başarılı olan çocuklar OECD ülkelerinde %15,3 ortalamada iken Türkiye bu oranda sadece %1,6 gibi bugüne kadar çok az rastlanmış düzeyde bir başarısız bir sonuç aldı.” ve “Fen, Matematik ve okuma becerilerinde en üst düzey okuma becerisi gösteren öğrencilerin ortak özelliği, ülkelerinde bilim ve teknoloji konusunda yenilikler yapan kişilerin bu gruptan çıkması, Türkiye^nin bu başarısızlığının en ilginç yanıda, fen alanında ileri düzey performans gösteren öğrencisinin hiç bulunmaması. Yani Türkiye’ den sınava giren 7500 öğrenciden Fen Bilgisi sorularının tamamını çözebilen öğrenci çıkmadı.” muhabir şöyle bitiriyor; “OECD ülkeleri genelinde bu 3 branşta düşük düzey performans gösteren öğrencilerin oranı ortalama %13 iken, Türkiye’ de bu oran %31,2 olarak çok yüksek bir rakam yakaladı.” Türkiye 70 ülke içinde fende 52. Matematikte 49. Okumada 50. PISA 2012 ye göre 10 sıra düşerken eğitimin hala ezbere dayalı olduğunu belirtildi. 2003 yılından bile başarının altında olduğumuz bu beyanlar siteden birebir alınmıştır.

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-38219262
http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/pisa-2015teki-dususun-sebebi-ne

Bu işte bir yanlışlık olmalı! Türkiye 2003 yılından bu yana 13.5 milyar TL Milli Eğitim bütçesini 6 kat arttırdı. Tam 80 milyar TL eğitime para harcanıyor. Dersliklerdeki öğrenci sayısı %40 azaldı. Öğretmen sayısında %20 artış oldu. Yani devleti yönetenler GSYHY oranını eğitim kaliteli olsun diye üstlerine düşen görevi yerine getirerek sonuna kadar yaptılar. Peki neden eğitim ileriye gideceği noktada geriye gidiyor. ?
A – OECD bize taktı. Hristyanlar ya…
B- Kaynakları doğru harcamıyoruz.
A seçeneğini inceleyecek olursak ki 1. Singapur, Amerika 20. Fransa, İngiltere, Almanya 15-20 arasında… OECD komitesinde içinde bulunduğumuz ve bizimde rapor hazırladığımız bir sistem de Estonya 4. ve bu kuruluşa hiçbir faydası yok! Hong Kong ve Kanadalı çocuklar “Mükemmel kategorisinde sonuç aldılar. Çin ve Japonya ise Amerika ve Rusya’ nın çok önünde gözüküyor…
Yani özel bir takıntı ihtimali yok gibi 🙂
B seçeneğine gelince 2015 yılında 45.000 öğrencimizin TEOG Sınavında bütün Fen Bilgisi sorularını çözüp tam puan aldığı ülkemizde çocuklarımızın bir tanesinin bile PISA Sınavındaki Fen Bilgisi sorularını tamamen çözememesi normal midir? Sizce eğitim sistemimizde bir yanlışlık yok mudur?  Evrenin başka bir yerinden Matematik sorusunu getirip sormuyorlar ki adama, Dünyanın her yerinde genel geçer 15 yaşına kadar çocuklara öğretilen konuları 3 aşağı 5 yukarı aynıdır.  Ama tek fark PISA da çocuklara ucu açık sorularla kullanım bilgileri soruluyor. Özetle PISA bir test değil, bir bilgi yorumlama analiz sınavıdır. Şu test tekniğinden ne zaman kurtaracağız çocuklarımızı çok merak ediyorum.
Ülkemiz eğitim için canını dişine takmakta ve son 13 yılda eğitime yaptığı yatırımı arttıran ikinci ülke olmuştur. Peki ya sorun çocuklarımızda mı ? Onların zeka kapasitelerinde mi? Yada eğitimi yöneten yöneticilerimiz bir yerlerde hata mı yapıyorlar?
Ben eğitim hayatım boyunca ülkemin gelişmekte olan ülkeler statüsünde olduğu yalanına inandırıldım. Ve şimdi de bir öğretmen olarak çocukları bu yalana inandıranlardanım! Evet doğru her şey gelişiyor, teknoloji gelişiyor, uçan arabalar geliyor, robotlar dünyaya hakim oluyor, yapay zeka ve sanal gerçeklik etrafımızı çepeçevre sarmaya başlıyor…
Ama ben aynaya bakıyorum ve geliştiğimi göremiyorum…
Üniversiteler bağımsız olmalıdır. Dünyada kendini yönetemeyen hiç bir üniversite ilk 500 üniversite arasına girememiştir, giremez. ve ilk 500 de üniversitesi bulunamayan hiç bir ülke de zeki insanlarını o ülkede tutamaz.
Anadolu’ da artık zeki çocuklarımızın tamamını özel ve özerk hale gelmiş üniversiteler de üniversite sınavıyla değil kendi yaptığı sınavla yetenekleri ölçüsünde alınmalıdır. Her çocuk aynı kapasite ve düşünce yapısına sahip değildir. Başarı sınavla ölçülmez. Matematiği iyi olan öğrencinin resme ilgisi olmayabilir veya müzikte iyi olan bir beyin matematikte sıfır olabilir ki biz çocuklarımızı sayısal veya sözel branşlara göre değerlendiriyoruz. Okuldaki not başarısı öğrenci hayatının temeli ana yaşam felsefesi olmamalıdır. Milliyet gazetesinin eski üniversite sınav birincileri ne yapıyor başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.  Sınav birincisi olmak demek Türkiye’ de uluslararası alanda başarıyı yakalayacak sonuçlara imza atmaya yetmez. Bu alanda kendimizi ancak ve ancak çocuklarımızın yetenekleri doğrultusunda özel kurs hizmetleriyle büyütmek ve geliştirmekten geçer. Özel kursçuluk bir ülkenin temel direğidir. İngilizce öğreniminden tutunda, bilgisayar programcılığına, her türlü tamircilik ve satış-pazarlama eğitimine, spesifik meslek gruplarının %99 unun bu alanda yetiştiği göz ardı edilmemelidir. Dünyayı değiştirecek alanlarda eğitim almak için özel kurslara ağırlık verilmeli ve öğretmenlere bu konuda yetki sonuna kadar açılmalıdır. Özel yetiştirilen Türk çocuklarından işte o zaman dünyanın en etkili insanı çıkacak ve yine dünyayı değiştirenler onlar olacaklardır…

MATEMATİK VE MENTALİTE

mentalite

Duygusallıktan uzak, içinde hamasi cümleler bulunmayan bir istatistiki bilgi vereyim. Dünyadaki en fakir ve suç oranı en yüksek ülkeleri sıralayalım.
Irak, Somali, Venezuela, Meksika, Honduras, Pakistan, Jamaika, Yemen, El Salvador ve Güne Afrika…
Suç oranı en düşük ülkeler ve en az suç oranı olanlar ise:
Kanada, Danimarka, İsveç, Norveç, İsviçre, Avusrralya, Avusturya, Singapur, Belçika, Japonya…
Ne yani bu ülkelere mi göç edelim???
Suç oranı en yüksek ve fakir ülkelerde üniversiteli oranı %7′ den az,
adalet sistemi halka güven vermez,
öğrenci başına eğitim harcaması 2.500 $ civarındadır.
Suç oranı düşük ve zengin ülkelerde ise;
üniversiteli oranı %15′ in üzerinde,
hukuk ve adalet sistemi güven verir,
öğrenci eğitim maliyeti 10.000 $ ve üzerindedir.
Fakir ülkeler eğitime ve öğretmene değer vermedikleri için yüksek teknoloji ihracat oranlar %5 in üzerine çıkaramazlar. Yani El Salvadorlu bir çocuk Facebook’ u , Whatsapp ‘ ı yada Twitter ‘ı icat edip satamaz. Ya da Meksika ‘lı bir bilim adamı bir genetik hastalığa kanser ilacını imal edip, lisanslayıp ülkesine milyar $ kazandıramaz.
Şu soruyu sormak da fayda vardır. Steve Jobs bir Suriyeli ailenin oğlu olarak; Amerika ya göç etmeyip Suriye ‘de kalsaydı ya da komşusu olan Türkiye’ ye gelip Apple’ ı bu topraklar da icat etseydi…:) Hayali bile bizi gülümsetiyor ki imkansız! Bu eğitim sistemiyle en azından… Nitekim bizim ülkemizde 6 milyon $ a kendi ismiyle okul açtırmak istediğinde Özel Öğretim Kurumları’ nın yabancı isim yasağına takılmasına ne dersiniz???
Barrack Hüseyin Obama aynı babanın 12 çocuğundan sadece Amerika’ ya giden ve Dünya Sağlık Örgütünde yönetici olan, ABD’ de başkan olan ve Kenya’ da yaşayan diğer 11 çocuktan onu ayrı kılan şey neydi?
Elbette ki EĞİTİM…
Finlandiya’ da adamın biri cep telefonu çıkarıyor ve bizim ürettiğimiz 50 tır domatesimizden elde ettiğimiz kârı 25 adet satarak elde ediyor. Bunun adı MATEMATİK’ tir.
Ülkemizde eğitim sistemimizi 5 yıl içinde teknolojiye bağlı ve gelişen, üretici olan %10 Yüksek Teknoloji İhracatı yapacak şekilde dizayn etmezsek dünyadaki hıza ayak uyduramayarak ne yazık ki siz tahmin edin; hangi ülkeler arasına gireceğiz???

ÇALIŞANLA ÇALIŞMAYANIN, BAŞARILI OLANLA OLMAYANIN AYNI MAAŞI ALDIĞI HİÇBİR İŞ BAŞARI GETİRMEZ!

öğretmenlik

Ülkemizde gecesini gündüzüne katıp aslanlar gibi çalışan on binlerce öğretmen olduğu gibi, haftada sadece 2.5 gün derse giden, mesleğiyle ilgili araştırmaları bırakmış, artık sadece devletten aldığı maaşı bilen ve sistemden şikayet eden onbinlerce öğretmen de var.
Bugün branş öğretmenlerimizin ülkemizde ders saati ortalaması haftada 16 saattir. Yani öğretmenlerimizin, neredeyse yarısı, okula haftada 3 ya da 4 gün gider. Bu öğretmenlerimiz bir de yılda 2,5 ay izinlidir. Haftada 3 gün okula giden bir öğretmenle, yani yılda sadece 100-110 gün okula giden bir öğretmenle; yılda 15 gün iznini zor alan, denetimlerin altından kalkmak, velinin, okulun sorunları ile uğraşmak zorunda olan bir öğretmene aynı maaşı ve hatta daha azını vermek vicdana, akla ve kul hakkına sığmaz.
Sınıfındaki öğrencilerin gece gündüz her türlü sorunuyla ilgilenerek fazladan dersler vererek, onların doğum gününe giderek, evlerini ziyaret ederek ve hatta burunlarını silip, saçlarını bitten arındıran bir öğretmenle, haftada sadece 16 saat derse girerek, koca yıl 510 tane 40 dakika ders veren öğrencisiyle ilgilenmeyen, “Veli’ nin hocam ödevlerden haberimiz olsun; whatsapp grubu kuralım önerisine -daha önce denedik olmuyor!-” diyen gelişimden ve geliştirmekten uzak bir öğretmene aynı maaşı veremeyiz, vermemeliyiz.
Türkiye’ de KPSS’ de en yüksek puanını alan öğretmenlerini devletimiz alır. Özel okullarda genelde KPSS Sınavı’ nı kazanamamış öğretmenleri istihdam ederler. Devlette tanıdığım çok yetenekli, çok zeki bir sürü öğretmen, okullarında yakalayamadıkları başarıyı, yasal olmamasına rağmen özel ders vererek yakalarlar. Öğretmenler, diğer her meslekte olduğu gibi, başarıları övüldükçe tatmin olurlar, motivasyon kazanırlar. Özel okullarda ise öğretmen KPSS sınavını kazanamadığı için kendisine maaş sıkalasında asgari ücretle devlet memuru arasında bir yer bulur. Maaşını arttırmasının tek yolu başarıdır! Sınav başarılarının, müşteri memnuniyetinin, veli üzerine para verdiği halde devlet okullarından daha iyi olmasının temel sebebi, başarının ödüllendirilmesidir.
Çözüm her zaman savunduğumuz gibi ulusal sınav sistemidir. Teknolojinin getirdiği olanaklar neticesinde öğrencilerinden, öğretmenine, müdür yardımcısından, müdürüne analizleme ve ölçeklendirme sistemini neden hala kullanmadığımızı anlam veremiyorum!
USS’ yi yaparsın; başarılı öğrencisinden, öğretmenine ve müdür yardımcısından müdürüne ödüllendirirsin; maaş parametresini arttırırsın; yok başarısız olursa da -3 yıl boyunca ortalamanın altında düşerse- valiliklerin oluşturacağı, içinde müfettişlerin de olduğu bir kurulun önünde savunmalarını yaparlar, başarısızlık gerekçelerini alırsın, makulse çözüme gidersin değilse mesleklerine son verirsin yada öğrencilerine fayda sağlayacak duruma gelinceye kadar uzaklaştırırsın.
İşte hepsi bu!
Varsa senin de yorumun, önerin veya eleştirin…

YÜKSEK TEKNOLOJİ İHRACATINI ANCAK EĞİTİM SİSTEMİMİZİ DEĞİŞTİREREK ARTTIRABİLİRİZ

teknoloji

Google kurucuları Sergey Brin ve Lary Page, ABD’ ye 1998 yılından bugüne kadar 270 milyar dolar girdi sağlamışlardır. Facebook’ un kurucusu Mark Zuckerberg 2009 yılından bugüne kadar 120 Milyar $ ülkesine kazandırmıştır. 1984 doğumlu bu kişi 80 milyonluk ülkemizin tüm ihracatını tek başına yapmıştır. 1976 doğumlu Jack Dorsey ise Twitter’ ı kurarak ülkemizin tüm tarım ihracatının 5 yıllık gelirini 1 yılda kazanmaktadır. Steve Jobs ise Suriyeli bir ailenin Amerika’ ya göç eden zekası 200 milyar $ dan fazlasını Apple ile ülkesine kazandırmıştır.

Soru: Bu insanlar Türkiye’ de yaşasalardı, en iyi okullarında okusalardı, dünya çapındaki bu şirketleri kurabilirler miydi? 

Tabiki de HAYIR! Türkiye bilişim sektörüne adam yetiştirememektedir. Çünkü eğitimin bilişim dizaynı yanlıştır. Bilgisayar programları çok hızlı gelişmektedir. 10 yıl evvel yetiştirdiğimiz öğretmenler bugün ki programları anlayamamaktadır. Dolayısıyla bilgisayar sektöründe her okulda sabah 9 akşam 6′ da çıkacak 3000 lira maaş ile okulda çalışacak iyi bilişimci, iyi programcılığı bilen öğretmen bulmak akıla ve mantığa uygun değildir. Çözüm ise basittir. Üniversitelerin kontenjanlarının tamamının %5 ini üniversite sınavına girmeden, sınav puanına tabi olmadan, bilgisayar programlamayı bilen ve aplikasyon geliştirebilen öğrencilere açmalıyız. Bilgisayarı bilen ve anlayan ve çok seven bu gençlerin Türkçe, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji ile alakası yoktur! Bilgisayar mühendisliğine alım yaparken dahi sen bu soruları sorarsan, çocuk kendini bilişim de nasıl geliştirebilsin ki ? Çok iyi bir robot yapan çocuğun biyoloji soruları ile ne alakası olabilir? Bu çocukları Valiliklerce belirlenmiş saygın ve güvenilir 15-20 kişilik bilişimci heyeti belirleyebilir. Bunlara bedava bilgisayar ve internet bağlantısı da sağlanması şarttır. Bu çocuklarımıza bulundukları illerde en saygın bilişim konusunda uzman ve yetenekli kişiler danışman hocalık yapabilirler. Bunlara verilecek koçluk programı neticesinde bak o zaman Amerika’dan çok daha efektif ve global projeler çıkmazsa ben adımı değiştiririm.:) Bunlar ilkokulda başlayıp en az lise düzeyine ulaşıncaya kadar belli bir alt yapıya ulaşmalıdır. Yani bir uygulama geliştirebilmelidirler. Sonrasında lise de dallarına ayırarak-örnek matematik alanına yatkınını o derse, kimya ya yatkınını alanına göre, biyolojiyi seviyorsa- uygulamalarını geliştirmeleri gerekmektedir. Üniversite sınavına tabi olmamak için bu öğrencilerimiz yarışmalara katılabilirler ve akademik olarak kabul gören bir uygulama geliştirmişlerse direk hangi üniversitenin hangi bölümünü isterse oraya yerleştirilmelidir. Çünkü her bölümden ve her alandan teknolojik uygulamalara bu ülkenin ve tüm dünyanın ihtiyacı vardır.  Öğrencilerimizin de danışman öğretmenlere ihtiyacı vardır. Bu öğretmenlere öğrenci başına yıllık 1000 TL her yıl ödeme olsa, eğer çalışıyorlarsa SGK kesintisini elden verilebilir de, ve böylece devletimizin cebinden de hiç para çıkmadan halledilebilir. Her ilde valiliğe bağlı teknoloji geliştirme uzmanı görevlendirilebilir. Son 150 yıldır bilim tarihine bir vatandaşımızın dahi bir buluş yaparak girmemesi çok acınası bir durumdur.
Çin üç ay evvel dünyanın ilk Kuantum uydusunu (yani ortalama bir uydunun saniyede yaptığı işin 5 bin katı işlem yapabilen ilk uyduyu) uzaya fırlattı. Avrupa Uzay Ajansı, Philae isimli uzay aracını 67P No’ lu kuyruklu yıldıza indirmeyi başardı. NASA’ nın 10 yıl evvel yolladığı uydu New Horizons, saniye de 14 km hızla Plüton gezegenine ulaştı. (Bu hız Ankara’ dan İstanbula 30 saniye de ulaşım…) Bilim ve Teknoloji de geçen yıllar 70.000 + buluş yapıldı. Peki bizim bu buluşlar arasında yerimiz nedir?
Yaşadığımız coğrafya da artık düşünce yapımız değişmelidir. Bu teknolojik rekabet İslam diniyle Hristiyanlık veya diğer dinlerin mücadelesi değildir. Bu çağların savaşıdır. Bu savaşta hangi ülke özgür beyinlere yeni buluşlar için imkan verirse, o ülke fark atacaktır.
Artık savaş tankla, tüfekle olmamaktadır. Savaş yüksek teknolojik üretimi sağlayan eğitimle ve eğitimin getirdiği ekonomik, siyasi ve politik olarak üstünlük savaşıdır. Ben eğitim derken çocuklarımızın fizik, kimya, matematik soruları çözmesinden bahsetmiyorum. Bilgisayar ve teknoloji eğitimine dikkat çekmek istiyorum. İlkokul ve meslek liseleri ve bilgisayar mühendisliğindeki -dostlar alışverişte görsün mantığıyla- eğitim-öğretimden uzak bilişim derslerinden de bahsetmiyorum. Bu sadece bilişim derslerinde değil, fiziğinden matematiğe, sınıf öğretmenliğinden anaokulu öğretmenine kadar birçok branşta geçerlidir.
Çin eğitimdeki bütün müfredatları güncellemektedir. Bizse durmadan sistem değiştiriyoruz. Mesela Çin 5 yıllık eğitim zarfında en az 240 saat hizmet içi eğitim alma mecburiyeti koymuştur. Bu eğitimleri tamamlayan öğretmenlere maaş, kademe vs. gibi ödüller verilmektedir. Bizde ise herkes eşitmiş gibi aynı maaş sıkalasına tabi tutuluyoruz. Kendini geliştiren öğretmenle saatini doldurmaktan başka halta yaramayan öğretmen nasıl aynı kefeye konur anlam veremiyorum. Özel okullarda durum daha da vahim! Öğretmen kendini geliştirse, üretim sağlasa, emek harcasa dahi cezalandırılır gibi devletin öğretmeninden daha az maaşa tabi tutuluyor. “Sen KPSS’ yi kazanamadın. Ağzınla kuş tutsan bile senin değerin artamaz arkadaş!” yaklaşımıyla hayattan bezdiriliyor. Üretken olmak bir yana dursun; ek gelir arayışına giren bu özel okul öğretmenlerimize Allah’ tan sabır diliyorum.
Bugün dünyada birçok gelişmiş ülkede öğretmen öğretmenlik bölümünden mezun olmalıdır önyargısı kırılmıştır. Çünkü bu önyargı öğretmen okullarının puanlarını düşürmektedir. Ülkemizde de zaten bir çok öğrencinin bakış açısı ilk önce sırasıyla tıp fakültesi, mühendislik hiç olmadı işletme ve dahi o da olmadı en son öğretmenlik mesleğine doğru kaymaktadır. Nedeni açık ve net! Kaliteli meslek, arz ve talep…
Sınıf öğretmenliği ve anaokulu hariç bütün branş öğretmenlikleri kaldırılmalıdır. Mesela bana soruyorlar:
-Hocam siz ne mezunusunuz? ve onlara diyorum ki
-Bilgisayar Öğretmenliği ve onlar da bana 🙂
-Öyle bir bölüm mü var? :))
Doğru mantıken hatalı! Hak veriyorum ki zaten 4 yıllık eğitim hayatım boyunca bilgisayarın b’sini anca öğretebilmiş bana eğitim fakültesinin hiç bir faydasını görmedim. Bence bilişim mühendisliğinden mezun olup iş bulamamış kardeşim benden daha bilgilidir. O atanmalıdır. Tabi ki bir yıl bilgisayar öğretmeninin yanında staj yaparak… Ziraat fakültesinden mezun olmuş bir birey biyoloji öğretmeni olarak atanabilmelidir. ODTÜ İşletme’ yi bitirmiş bir başka öğrencimiz çoğu İngilizce öğretmeninden daha iyi ingilizce konuşabildiğine göre öğretmen olabilir….
Facebook’ u, Google’ ı, cep telefonunu, atom santrallerini , Airbus uçakları, yüksek füze teknolojilerini, bilgisayar çipini ancak fikir üretme becerisine sahip, hayal gücü olan, yaşadığı toplumun değerlerine saygı duyup özgür düşünebilen öğrencilerle sağlayabiliriz. Bu öğrencileri de 10 tane Fen sorusu çözmüş, fen bilgisi öğretmeni olmuş, hizmet içi eğitim almamış, kendisi özgür ve özgün düşünemeyen, çalışsa da çalışmasa da aynı maaşı alan, hangi hafta hangi dersi hangi konu başlığıyla anlatacağı, haftalık ders programı Ankara’ dan emredilmiş olan, labaratuvarı olmayan okulda varmış gibi yapan, her yaptığı hatada soruşturma geçiren ama başarılarında hiç takdir edilmeyen, görev yerinde çalışma garantisi olmayan, fiziki ortamları yetersiz olan öğretmenlerle yapamayız.

SONUÇ: Devletimizin merkezi sistemle öğretmen alıp, 30 yıl boyunca maaş garantisi yanlış bir uygulamadır. 

Ülkemizin bütün öğretmenlerini (eğitim fakültesi şartı aramadan) çalışacağı okulu kendisi belirleyerek asgari ücretle en az 1 yıl staj yaptıktan sonra atamalıyız. Bu stajyerler ana öğretmenle birlikte derse girip öğrencilerin anlamadığı konularda eğitim desteği veren konumunda olmalıdır. Stajerlikten sonra en az 5 yıl o okulda çalışma şartı konulmalıdır. Garantörlük kalkmalıdır. Kendini geliştirmeyen doğal yaşam döngüsünde elenmelidir. Doğanın kanunu budur. Saygılarımla 

BAŞARININ ALTIN ANAHTARI BİREYSEL ÖĞRENMEDİR

bireysel öğrenme

Türkiye’ de 851.000 öğretmen vardır. Bu öğretmenler terör örgütüne üye olmadıkça, yüz kızartıcı suç işlemedikçe asla meslekten atılmazlar. Bir doktor yanlış tedavi yapsa, hastası sakat kalsa veya ölse hapise girer, meslekten atılır. Bir mühendisin yaptığı bina yıkılsa hapse girer, meslekten atılır. Bir hakim yargıtaydan çok davası dönerse, mesleğinde yükselemez, bir gümrük görevlisi, bir bankacı görevinde bir kere hata yapsa mesleğinden atılır yada çok ağır cezalar alır. Öğretmen ise mesleğinde hata yaptığı zaman; kötü ders anlattığı zaman, sırasında oturup her sene aynı bilgiyi eksik ya da hatalı anlattığı zaman asla işten çıkarılmaz. Hayatı boyunca tüm öğretmenlerle aynı maaşı almaya devam eder. Böyle bir sistemde dünyanın en iyi Milli Eğitim Bakanı veya en iyi Okul Müdürü dahi başarı sağlayamaz….
Çözüm “Ulusal Sınav Sistemi” ne geçilmesidir. Peki sonra…
Öğretmenlik Mesleğinin önündeki KPSS sınavı’ da kaldırılmalıdır. Tatbikat yapmamış bir ordu, savaşta başarılı olamaz. Dünya’ da hiçbir meslek branşında, yanında bir usta olmadan en az bir yıl yapacağı mesleği ustası ile bir arada, bizzat sahada öğrenmeden yapılan hiçbir stratejik meslek yoktur. Bu noktada öğrencisinin karşısına hazırlıksız çıkarttığımız, ilk yıldan çok şey beklediğimiz – 20 yıllık öğretmenden ne istiyorsak istediğimiz- öğretmenin başarılı olması şansa kalmıştır.
Başarı okullarda sınıflarında geri kalmış, derslerde parmak kaldıramayan, herkesin anladığı bir konuyu anlamadığını beyan etmeyi küçültücü bir davranış olarak gören, öğrenmede önünde bariyer olan yavrularımızın öğrenmelerinin tamamlanması ile olacaktır. Ve bunun içindir ki okullarımızda haftasonu takviye kurs yerine her öğrencimize birebir özel ders niteliğinde bir eğitim-öğretim sistemine geçilmelidir.
Bunun için KPSS yerine Öğretmenlik Mesleği’ ne başlangıç ücretli ve özel ders veren öğretmen modeli ile olmalıdır. Ve ilk yılın ardından Ulusal Sınav’ da ki öğrencilerimizin sınav derecelerine göre öğretmenlerimizin kadroya geçiş süreci değerlendirilmelidir. Böylece hem öğrenci, hem öğretmen ve hem de eğitim-öğretim kaliteli bir temel üzerine inşa edilebilir…

ÖZEL ÖĞRETİM KURSLARI VE MUHTELİF KURSLAR BELEDİYELERE BAĞLI OLMALIDIR

Türkiye’ nin Mesleksizlik Sorunu Çözülecektir!
Dünyanın gelişmiş ülkelerine baktığımız zaman özel öğretim kursları; mesela İngilizce, Sürücü, Müzik kursları belediyelere bağlıdır. Mesele Almanya’ da İtalya’ da İspanya’ da bir özel kurs açacaksanız belediyeden ruhsat alırsınız ki hiçbir gelişmiş ülkede başkentteki Milli Eğitim Bakanlığı’ ndan ruhsat alan bir tane bile özel kurs göremezsiniz.
Türkiye’ nin en büyük sorunu mesleksizliktir. Dünyada onbinlerce meslek türü vardır. Ve bütün bu mesleklerin eğitimini devletin düzenlemesine fiziken imkan yoktur. En önemli hedef mesleki yeterliliği halletmek olmalıdır.
Bizim ülkemizde kurumlar yönetmelik takip etmekten öğrencilerin kurstan memnun olup olmadıklarına vakit ayıramamaktadır. Varsa yoksa öğretmenler kurulu toplandı mı? Öğrencilere fatura kesildi mi? Disiplin kurulu toplandı mı? Kapı genişliği doğru mudur? derdiyle bürokrasiye boğulmuş eğitimle bir yere varamayız!
Teftişin asıl mantığı rehberliktir.
Ülkemizde binlerce personel mesleklerini sertifikasız ve bilgisiz yapmaktadır. Çırak, kalfa ve usta üçlemine ne zaman döneceğimizi merakla bekliyorum.
Sonuç olarak bunların hepsi belediyelerin kontrolüne verilirse çok kolay düzenlenebilir. Bu kuruluşlar bakanlık nezdinde illerde yapılacak olan sınavlarla sertifika verebilirler. Türkiye’ de milyonlarca kişi bu eğitim ve sınavlara katılırsa devletimiz de bundan çok karlı çıkacaktır. Yapacağımız şey çok basittir. Özel Öğretim Kursları’ nın açılış ve işleyişini Milli Eğitim Bakanlığı gözetiminde belediyelere bırakmak, bu öğrencilerin sınavlarını yapacak bir sistem oluşturmak.